18.08.10 / ★ Hayata Dair / Author: Selindrella / Comments: (7)
Sevdiğiniz bir insanın, gözlerinizin önünde acı çektiğini görmek korkunç bir şey. Hele ki bu insan babanızsa… Artık aramaktan çekinir ve “Nasılsın?” diye sormaktan korkar hale geldim. Çünkü her soluğunda sesi hastalıklı, yorgun ve dermansız geliyor.
Onun savaşı 10 ay önce başladı. Sıradan bir şikayet üzerine gittiği hastaneden, bedenini saran o lanet hastalığın olduğunu öğrenerek döndü. Babamı hiç ağlarken görmemişken, eve geldiğinde anlatırken ağladığını öğrendim. Hastalık kimseye yakışmaz ama benim babama hiç yakışmıyordu.
İlk konuşulan doktor, çok kara bir tablo çizmişti. Sanki yapılacak bir şey yok ve ölümü beklemesi gereken bir hastadan bahsediyormuşcasına konuşmuştu. Çünkü, film sonucunda akciğere de sıçradığını görmüştü. Halbuki, o leke babamın küçükken geçirdiği tüberkülozdan kalma bir izdi. Yani akciğere sıçramamış olması en sevindirici sebepti. İkinci doktor ise, bizi rahatlatacak o haberi verdi. Uzun bir kemoterapi tedavisi sonrası, vücudundan o lanet şeyi atabileceğini söylemişti. Bu haber bizim için büyük bir umut ışığı yakmıştı. Evet, babam maalesef kanserdi…
Böylesine sağlıklı bir insan, nasıl yenik düşerdi bu hastalığa, inanması güçtü. İnsan sevdiklerine, adı bile çirkin olan böyle bir hastalığı asla yakıştıramıyor. O ve biz, herşeye rağmen savaş verecek ve bu savaştan galip çıkacaktık. Fakat ne olursa olsun, bizim ve onun için çok zorlu bir süreç başlıyordu…
Teşhisin ardından hemen kemoterapi tedavisine başlandı. Kolonda başlayan kanserli hücreler, karaciğerin her yerini sarmıştı. İlk aşamada önemli olan, vücudun ilaçlara yanıt vermesiydi. Ve şükürler olsun ki, bu da oldu. Arkasından, aylarca sürecek olan kemoterapi tedavisi başladı…
15 günlük periyodlarla alınan kemoterapi, gitgide bünyedeki yıkıcı etkisini göstermeye başladı. Halsiz, güçsüz düşen vücut kendini toparlamakta zorlanıyordu. Her seanstan sonra ağrılarla kıvranıyor, kendini rahatlatmak için yapabildiği tek şey resimlere sığınmak oluyordu. Kendini yağlı boya tablo yapmaya vermişti. “Öyle bir dünyaya gidiyorum ki, tüm ağrılarımı unutuyorum diyordu.” Yaptığı tablo sayısı arttıkça, ilerde sergi açma planları bile yapmaya başlamıştı.
Tam kendini toparlayacakken 15 gün daha geçiyor ve diğer ilaç alımı başlıyordu. İlk 6 set tamamlandığında, vücuttaki tepkime gayet hızlıydı. Kan değerlerinin yüksek olması bize moral veriyordu. Vücutta bıraktığı hasara rağmen, olumlu giden tedavi süreci bize umut vermeye başladı. Arkasından, diğer 6 setlik tedavi de uygulandı. Tedavi sona erdiğinde, çekilen tomografilerde karaciğerden tamamen atıldığı saptandı. Fakat kolondaki kanserli bölge maalesef çok zor bir yerdeydi. Kolonun tamamen kurtulması içinse, mutlaka ameliyat gerekiyordu.
Ancak, ameliyatı kolaylaştırması ve ameliyat süresine kadar tekrardan kanserli hücrelerin yayılmaması için, ışın tedavisi uygulanmasına karar verilmişti. Haftanın 5 günü olan bu uygulamada, direkt kolon bölgesine, dışarıdan ışın verilmesiyle, kanserli bölge kontrol altına alınıyordu. Ne yazık ki, bunun da yarattığı bir çok olumsuzluk oldu. Öncelikle bağırsaklara çeşitli yan etkileri oldu. Bu sıkıntıdan tam kurtulduğu sırada, karaciğeri metaztas yaptı ve büyüme gözlendi. Safra kesesi dolmuş, midede de ülser başlangıcı sözkonusuydu. Yani radyoterapi, birçok organa zarar vermişti. Dayanılmaz ağrılar çekmesi ve verilen ağrı kesicilere rağmen bunun dinmemesi de cabasıydı.
En sonunda kontrol altında olmak için hastaneye yatırıldı. Şu an hala orada ve dayanılmaz ağrıları sürüyor. Her gördüğümde içimden birşeyler kopuyor. Onun o halini görmemek için, gitmemeyi bile düşünüyorum. Ama tabii ki olmuyor, kayıtsız kalamıyorum.
Gecelerdir uyuyamıyor, en fazla 5-10 dk’lık kısa kestirmeler yapabiliyor. Tam uyudu nihayet diye sevinirken, inlemelerle kalkıyor. Karnındaki iltihabın ve şişliğin siroza çevirmesinden endişeleniyoruz. Kolonundan başlayan bir illet, kaç tane daha hasar bırakmıştı vücuduna. Yemek yiyemiyor ama iştahsızlıktan değil, dayanılmaz ağrılarından. Doğrusu, onu hiç bu kadar güçsüz görmemiştim hayatım boyunca…
Güçsüz olan bedeni aslında, kendisi değil. Hala, yattığı yerden bile kendince minik planlar yapıp, bize anlatıyor. İyileşince karavan alacağım, her yeri gezeceğiz. 3 gün orda, 2 gün başka yerde dolaşacağız şeklinde… Hala, yaşama bağlı ve umudunu hiç kaybetmiyor. Ben de kaybetmiyorum ama ya iyileşmezse korkusunu da taşımıyor değilim. Onu böyle bir düşmana teslim etmekten korkuyorum…
Umarım, bugünlerde geçecek ve yine düzlüğe çıkacağız. İlk yapacağım da, ona resim sergisini açmak olacak… Lütfen iyileş! Bugünkü tüm dualarım sadece sensin…
13.08.10 / ★ Selin'sel / Author: Selindrella / Comments: (2)
Bugüne kadar hayatıma giren erkeklerin hepsinden birşeyler öğrendim, bana kattıkları yeni şeyler oldu. Bir ilişkimde yaptığım bir yanlışı, bir sonrakinde yapmamayı öğrendim en basiti. Her tecrübede çıkardığım bir sonuç, diğerinde başka bir şeye neden oldu. Hepsi birer değer oldu benim için, asla hiçbir yaşadığımdan pişman olmadım. Bir şekilde hepsinin kalbinde yer ettim. Kimisi çabuk unuttu, kimisi daha zor… Ama bir şekilde yer ettim. Ve ne acıdır ki, hepsinde pes eden ben oldum. “Hiç mi terkedilmedin?” diyeceksiniz, “evet” diyeceğim. Çünkü gerçekten bu olmadı yada olamadı bilemiyorum artık. Bunu gururlanacak bir şey olduğu için söylemiyorum, bununla övünmüyorum da.
Keşke hiçbirine bunu yapmak zorunda kalmasaydım…
Peki neden mi bunu yaptım?! Cevabı kimine göre aradığını bulamamak olabilir, kimine göre anlaşamamak, kimine göre de aşk-sevgi faktörünün oluşamaması… Ama bana göre hiçbiri. Çünkü ben ne “AŞK” aradım, ne de mükemmel anlaşabileceğim, “ruh ikizim” diye tabir edilen bir insan. Aşk’ı zaten arayamazdım, çünkü insan bilmediği bir şeyi arayamaz. Çünkü ben “AŞK” ın ne olduğunu hala daha bilmiyorum. Ne acıdır ki, kiminizin bir süre önce yaşadığı ya da hala yaşıyor olduğu bu duyguyu ben hiç bilmiyorum. Aslında aşkın tanımının kişiden kişiye değişebileceğini de düşünüyorum. Kimine göre belki bir çift güzel gözdür aşkı çağıran, kimine göre ise birkaç güzel söz… Kimine göre de onu mutlu eden insana yakıştırdığı bir sıfat sadece. Şans mıdır yoksa çok az insana mı nasip oluyor bilmiyorum. Yada aşk sadece bir efsane mi! Aslında bir kaç sefer olabileceğini düşündüm, içindeyken öyle geldi. Ama çemberin dışından bakınca hiç de öyle olmadığını gördüm.
İnsanların aşk hikayelerini dinleyip de, kendinden bir şeyler bulamamanın ne kadar kötü birşey olduğunu tahmin edemezsiniz.
Sonunu olumsuz gördüğüm cümlelerin sonuna nokta koymasını bildim çünkü. Bazen virgüllerle cümleleri uzattım ama bir yerde yine noktayla bittiler. Bunu yapmaya mecbur kaldım.
Aslında aşk yada adı herneyse çok da gerekli değildi, ben her daim yanımda olacak birini aradım. Ama sıradan değil, benim için özel biri. Beni çok iyi anlayacak, her şeyiyle 4/4′lük bir insan hiç aramadım. Mükemmel bir insanla zaten mutlu olamazdım çünkü kendim de öyle değildim. Bu sefer kendimi eksik hissederdim ona karşı. Ben, hatalarıyla, yanlışlarıyla sevebileceğim bir insan aradım. Her yönden uyuşacağım değil, ortak noktalarda buluşabileceğim birini istedim. Bana gerçekten destek olacak, yanlışımı söyleyecek ve beni doğruya itecek birini… Çok şey istemedim aslında. Beni göklere uçursun, benim için herşeyi yapsın, ayağıma sersin derdinde de hiç olmadım. Sadece biraz özverili olmasını istedim. Ne birçok kadın gibi pembe düşler kurdum ne de karamsar bir tablo çizdim. İnsanları tanımaya çalıştım, belki yanlış belki doğru ama bir şekilde tanıdım.
Benim, beynimin süzgecinden geçiremediğim hiçbir şey olmadı. Hep bir noktada oraya takılıp kaldı birşeyler. “Kalpsiz” olarak nitelendirildiğim bile oldu kaç kere. Aslında bir kalbim vardı ve kendini büyük bir sevgiye açacak kadar cesurdu. Ama ya ben hazır olamadım buna yada karşı taraf o sevgiyi taşıyamayacaktı.
Hani derler ya ölesiye seviyorum diye, mesela ben birisini hiç ölesiye sevmedim. Aslında öyle sevmek de istemedim zaten. Ben yaşarcasına sevmek istedim. Başladığım her günde onun mutluluğu içimi sarsın, onun varlığı bana huzur versin istedim. En kızdığım, en nefret edebileceğim anlarda bile, yokluğunu hissedip korkmak istedim. Hem en yakın arkadaşım, hem de en yakınım olsun istedim. Çok şey istemedim… Tek istediğim bir dosttu, bir arkadaştı, bir sevgiliydi… Mükemmel olmamalıydı ama asla, kendinde bazı hatalar bırakmalıydı ki kavga için nedenlerimiz olmalıydı. Ve en önemlisi de, en hararetli kavgalardan sonra bile yine sarılıp uyuyabilecek kadar güçlü bir bağa sahip olmalıydık.
Belli kalıplara girmiş olmasını hiç istemedim yaşadığım şeyin. Adının “aşk”, ” sevgi” yada “ilişki” kavramlarıyla nitelendirmesi taraftarı olmadım. Ben olabildiğine yaşamak ve yaşatmak istedim. Belki de bir ömür sürecek birşey istedim. Her gittiğim yolda karşıma onun çıkmasını, her kaçtığımda yine ona sığınabilecek kadar güçlü bir şey istedim… Beni her gün mutlu edecek değil, sadece varlığı bile mutluluk verecek birini istedim.
Bir sefer buna çok yaklaştığımı düşündüm. İstediğim şeye çok yakındı sanki ve gerçekten de her kaçmaya çalıştığımda yine ona sığınıyordum. Her uzaklaştığımda bir parçam kopuyor gibiydi. İçim gerçekten acıyordu. Tüm kızgınlıklarıma rağmen ona sarılıp uyuyabileceğim kadardı işte… Kopan parçamı gene o tamamlıyordu. Ama birşeyler kalıcı olamamıştı yine. Yine olmamıştı ne yazık ki… Tam istediğim şeye yaklaştığımı düşündüğüm sırada başka şeylerle uzaklaştım. Üstelik hiç istemeden. Keşke sevmek için daha çok nedenim olsaydı diye bile düşündüm. Keşke hiç bırakmasaydı ellerimi, ben kaçtıkça o çekseydi… Keşke mutluluğumuz kalıcı olsaydı…
Belki de bu dünyayı ben kurmuştum, benim hayalimdi sadece. İki insan aynı rüyayı görmeyince birşeyler hep eksik kalıyor. Ben her gece onu görmek için uyurken, o belki de hiç uyumuyordu. Bu kadar acı bir tabloydu sanırım, ben göremedim… Yine çemberin dışına çıkmak gerekiyordu. Çünkü gerçekler ancak oradan görülebiliyordu.
Ve artık şunu anlıyorum ki “mutluluk” , güzel anılarında hatırladığın, yüzünü gülümseten şeyden ibaret. Mutluluk bir fotoğrafa baktığında, o anı anımsayıp, o anki mutluluğunu tazelediğin sırada yaşadığın duygu. “Mutluluk”, sadece ve sadece birkaç fotoğraf karesinde kalıyor ve bazen silmeye kıyamıyorsun. O kadar işte…
“Aşk” a gelince… Belki de hiç tanışmayacağız kendisiyle.
10.08.10 / ★ Selin'sel / Author: Selindrella / Comments: (1)

Bazen bir gitme isteği gelir insana… Bir gitmek gelir, bir daha hiç gitmez hatta. Gitmeler güzel değildir oysa ki, hep hüzün barındırır içinde. Ama bu seferki “gitmek” güzeldir. Seni sarmış yosunlardan, pas tutmuş hayatından kurtulmanı sağlar.
Herşeyini, sahip olduğun tüm aidiyetliklerini bırakıp, yapayalnız gitmek gerekir. Bir iğneni bile götürmemelisin bu yolculukta, sadece tek yöne bir bilet yeterli. Sen gittikten sonra, bıraktığın herşeyin artık daha değersiz olacağını düşünmemelisin. Ya da onların da peşine takılıp geleceğini… Sen gittiğin an, onlar da bırakacaklar çünkü seni. Ve onlar da sana ait olmayacaklardır artık. Kendini ve umudunu yanına koyarak, uzaklaşacaksın bilmediğin ufuklara…
Gittiğin yerde seni yeni bir hayat bekleyecek çünkü. Özellikle hiç görmediğin, bilmediğin bir yeri seçmelisin. Rastgele belirlenmiş bir kent, bir sokak olmalı. Gözünü kapayıp haritadan seçebilecek kadar cesur olmalısın. Bir tane bile tanıdığın olmamalı o çevrede. Önce yeni bir evle başlayacaksın hayatına. Hiç bilmediğin bir semtte, belki ıssız, belki köhne hiç farketmez. Ama yepyeni eşyalarla dolduracaksın içini alabildiğine. Sonra, kendini değiştireceksin. Üstündeki sana ait kıyafetleri bile atacaksın çöpe. Herşeyin yeni olmalı bu yeni hayatında. Geldiğin yere ait hiçbir şeyi taşımamalısın üzerinde. Yeni doğmuş bir bebek gibi arınmalısın günahlarından ve kendine ait suçluluklarından. Yeni insanlar girmeli hayatına sonra… Hiçbirinin yüzünde, eski bir dostla özdeşleştirebileceğin bir şeyler olmamalı. Pasparlak gözlerle bakmalısın onlara. Tıpkı, yeni hayatına baktığın gibi. Sevgiyi, dostluğu paylaşmalı, bu konuda asla cimrilik yapmamalısın.
İşte o gittiğin yerde, sen artık yeni bir sen olmalısın. İkinci bir yaşamı kendine sunmalı ve yeni baştan başlamalısın herşeye. Bir gün bile, dönmek fikri geçmemeli aklından, kendini oraya ait hissetmelisin…